Bir hakkın mahkeme yoluyla talep edilmesi anlamında kullanılan hukuk terimi.

Sözlükte “çağırmak, seslenmek, dua etmek, getirilmesini istemek” anlamlarına gelen da‘vâ (çoğulu deâvî, deâvâ), fıkıh terimi olarak bir kimsenin başka bir kimseden hâkim huzurunda hakkını istemesini ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de dâva kelimesi üç âyette geçmekte olup (el-A‘râf 7/5; Yûnus 10/10; el-Enbiyâ 21/15) hepsinde de sözlük anlamına uygun olarak “bağrışma, sızlanma, dua” gibi anlamlar taşır. Aynı mânalara gelen dua kelimesi de yirmiye yakın âyette yer alır. Hukukî anlamda dâvaya gelince, Kur’an’da yargılama ve hüküm verme ile ilgili bazı genel ilke ve amaçlar belirtilmiş (bk. en-Nisâ 4/58; el-Mâide 5/8, 42; eş-Şûrâ 42/15), hak ve adaletin tesisine dair birtakım tedbir ve yasaklardan söz edilmişse de (bk. el-Bakara 2/188, 282) dâvaların görülmesi ve sonuçlandırılmasıyla ilgili özel ve ayrıntılı hükümler getirilmemiştir. Dâvûd ve Süleyman peygamberlerin yargılama örneklerinden (el-Enbiyâ 21/78-79; Sâd 38/21-26) ve Yûsuf peygamberin yargılanmasından (Yûsuf 12/26-27, 50-54) bahseden âyetlerde daha çok ibret ve öğüt üslûbu hâkimdir.

Hz. Peygamber’in sünnetinde dâva, ispat, savunma ve kararla ilgili birçok hüküm ve uygulama örneği vardır. Zira Resûl-i Ekrem Medine döneminde diğer sıfatlarının yanı sıra devlet başkanı, hâkim, üst yargı mercii sıfatlarıyla birçok dâva dinlemiş, hükme bağlamış, ihtilâfları gidermiştir. Kur’an’da Hz. Peygamber’in bu yönüne sık sık atıfta bulunulmuştur (bk. en-Nisâ 4/65; el-Mâide 5/42-43, 48-49; en-Nûr 24/48-51; el-Ahzâb 33/36). Sünnette iddia ve dâvaların kural olarak iki şahitle ispat edilmesi, delilin bulunmadığı durumlarda yemine başvurulması, delil getirmenin iddia sahibine, yeminin ise inkâr edene gerektiği gibi hususlarla hâkimin dâvada iki tarafı da dinlemesi, açık ve eşit şartlarda yargılaması, objektif verileri ve tarafların mahkemede ileri sürdükleri delil ve izahları esas alması gibi birtakım ilke ve tedbirler de mevcuttur

İslâm hukukunun tedvin edilmesiyle birlikte hukuk ve ceza ayırımı yapılmaksızın yargılama hukuku, gerek fıkıh kitaplarında “dâva, deâvî, beyyinât, kazâ, akziye” gibi başlıklarla ayrı bölümler halinde, gerekse bu alanda “edebü’l-kadî – âdâbü’l-kazâ” türünde yazılan müstakil eserlerde incelenmeye başlanmıştır. Önceleri belli türden dâvaların konu edildiği bu dalda, asırlarca geniş bir coğrafyada süregelen uygulamanın da katkısıyla giderek zengin bir hukuk doktrini oluşmuştur. İbn Kudame, “Dâva, bir kimsenin başkasının elinde veya zimmetinde bulunan bir şeyin kendine ait olduğunu ileri sürmesidir” şeklinde bir tanım yaparken Damad Efendi’nin tanımı şöyle olmuştur: “Bir kimsenin başka birisi üzerinde bulunan hakkını, kadı veya hâkem huzurunda ihbar etmesidir.” eş-Şerbînî, bir önceki tanımda geçen hâkem ifadesini dışanda bırakarak “Dâva, bir kimsenin kadı huzurunda başkası üzerinde hakkının varlığını ihbar etmesidir” şeklinde bir tanımı tercih etmiştir (Yıldız, “İslam Muhakeme Hukukunda Dâvanın Şartları ve Muhakeme Süreci,” 118).

Dâvanın Unsur ve Şartları 

İslâm hukuk doktrininde dâva hemen hemen bir akid tekniği çerçevesinde ele alınmış, dâvanın unsur ve şartları, sakatlığı, hükümsüzlüğü, sonuçları ve sona ermesi gibi konularda borçlar hukukunda mevcut yaklaşım ve tasniflerden önemli ölçüde faydalanılmıştır. Bundan dolayı dâvanın unsurları olarak taraflar (dâvacı ve dâvalı), dâva konusu hak (müddeâ bih), bu hakkın talebini içeren irade beyanı ve bu talebi sonuca bağlayan yargı mercii gösterilebilir. Dâva şartları ise açılan dâvanın mahkemece dinlenebilmesi ve hâkimin esas hakkında inceleme yapabilmesi için bu unsurları taşıması gerekli şartlardır.

Dâva Çeşitleri

Dâvalar kuruluşundaki sakatlık ve hükümsüzlüğe, dâva konusu hakkın mahiyetine veya mahkemeden istenen hukukî korumanın çeşidine göre muhtelif tasniflere tâbi tutulabilir. Dâvanın hukukî varlık kazanması bir yönüyle akde benzediğinden öteden beri kaynaklarda dâvanın sahih ve geçersiz (fâsid, bâtıl) oluşundan, bazı dâvaların da tashihi imkânından bahsedilir (İbn Ferhûn, I, 101-106; Trablusî, s. 54-55). Muahhar Hanefî kaynaklarında bu husus daha da netleşerek dâvalar sahih, fâsid ve bâtıl şeklinde üçlü bir ayırıma tâbi tutulmuştur (Ali Haydar, IV, 195). Buna göre sahih dâva hukuken aranan şartları taşıyan dâvadır. Sahih dâvayı hâkimin kabul edip tarafları dinlemesi ve dâvayı sonuçlandırması gerekir. Fâsid dâva, unsurları ve temel şartları bulunduğundan aslen hukuka uygun olan, fakat tâlî veya hâricî vasıflarında eksiklik bulunan dâvadır. Bu eksikliğin giderilip dâvaya sıhhat kazandırılması (tashih) halinde mahkeme bu dâvayı dinler. Meselâ dâva konusu hak tam belirlenmediğinde, alacağın sebebi açıklanmadığında dâvacıdan bu eksiklikleri tamamlaması istenir. Bâtıl dâva, düzeltilmesi imkânı olmayacak şekilde temelde bozuk olan dâvadır. Kurucu unsurlarında eksiklik bulunan, husumeti yanlış tevcih eden, âdeten-şer‘an mümkin olmayan bir hakkın talebini konu alan dâvalarla küçüğün ve fuzûlînin dâvası böyledir. Bâtıl dâva hukukî varlık kazanmadığından hükümsüzdür, mahkemece dinlenmez. Sahih olmayan dâvaların fâsid ve bâtıl şeklinde ikiye ayrılarak fâsid dâvaların re’sen reddedilmeyip fesad sebebinin ilgili tarafça giderilmesine imkân verilmesi, hem hukuk mantığına daha uygun hem de iddia sahibinin haklarını korumaya daha elverişlidir.

Klasik fıkıh kaynaklarında ceza ve hukuk yargılamaları usulü birlikte ele alınmış olup dâvaların hukuk ve ceza dâvası şeklinde net bir ayırımına pek rastlanmaz. Bununla birlikte ceza ve hukuk dâvaları arasındaki mahiyet farklılığı, çok defa dâva hakkı, ispat ve savunma hakkı, prosedür, yargı mercii gibi önemli noktalarda farklı hükümlerin sevkedilmesine ve farklı uygulamaların doğmasına yol açmış, nazariyede de yeri geldikçe bu farklılıklara, hatta ayırıma (İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 109) temas edilmiştir. Buna karşılık dâvalar, İslâm hukukundaki kul hakkı – Allah hakkı, şahsî hak – toplumsal hak ayırım ve anlayışının da tesiriyle şahsî hukuku ilgilendiren dâvalar – kamu dâvaları şeklinde ikili bir tasnife de tâbi tutulabilir. Ancak bu, pozitif hukuktaki hukuk dâvası – ceza dâvası ayırımından biraz farklıdır. Borçlar, ahvâl-i şahsiyye, aile, miras, eşya hukuku gibi özel hukukla ve şahsî haklarla ilgili dâvalar kamu düzenini ilgilendirmediği sürece şahsî dâva görünümündedir. Mecelle’de de dâva bu boyutta ele alınmış gözükmektedir. Tamamen şahsî hak niteliğinde görülen kısas ve diyet, hatta tartışmalı olmakla birlikte zina iftirasından (kazf) doğan ceza şahsî dâvanın konusudur. Bu nevi dâvalar hak sahibinin talep ve takibine bağlıdır. Buna karşılık Allah hakkının galip olduğu ceza dâvaları, toplumun ortak düzen ve yararının ihlâlini önlemeye mâtuf dâvalar, kamu mallarının korunmasına ilişkin dâvalar ise kamu dâvası mahiyetindedir. Bu tür dâvalarda sadece ihlâlden zarar gören kimselerin değil, başta yöneticiler olmak üzere o toplumda yaşayan herkesin söz hakkı olduğu kabul edilir. Bu yetki biraz da toplumda iyiliği hâkim kılıp kötülüğü önleme yönündeki ortak görev ve sorumluluğun bir parçasını teşkil eder. Bu tür kamu dâvalarına, bu işin sırf Allah rızâsı / kamu yararı için yapıldığını belirtmek maksadıyla “hisbe dâvası” da denir.

Dâvanın Seyri (Usul)

Hukuk dâvalarında dâvacının, dâva konusunu iddia etmeye hak kazandığı tarihten itibaren belli bir süre zarfında (zaman aşımı) başvuruda bulunması gerekir. Mazeretsiz olarak bu süreyi geçiren dâvacı artık dâva açma hakkını kaybeder. Dâvaların düşürücü zaman aşımına tâbi tutulması, belli bir süreden sonra dâva konusu hakkın tesbit, ispat ve savunmasında ciddi tereddütlerin ortaya çıkması sebebiyledir. Ancak zaman aşımı hakkın özüne dokunmaz ve hakkı dinî sorumluluk açısından sona erdirmez (Mecelle, md. 1674). Sadece bu hakkın mahkemede ileri sürülmesine engel kazâî bir şarttır. Meselâ zaman aşımına uğramış borcun ifası hatta ikrarı geçerli olup alacaklı için de sebepsiz zenginleşme teşkil etmez. Zaman aşımı süresi, gerek ilgili hakkın konusuna gerekse hukukçulara ve hukuk ekollerine göre farklılık arzeder. Meselâ Hanefîler’de 36, 33 veya 30 yıldan başlamak üzere dâva konularına göre 15, 10, 2 yıl gibi değişik sürelerden söz edilir. Osmanlı Devletinde bu süre sınırlaması belli bazı konular dışında çoğunlukla on beş yıla sabitlenmiştir. Örneğin vakıf bütçelerine dair meselelerde zaman aşımının otuz altı yılla sınırlandığı görülmektedir (Tyan, “Daʿwā”). Ancak kamu mallarında deli, yetim, küçük gibi eksik ehliyetlilerin, gāib ve mefkūdün, hukuken haklı mazereti bulunan kimselerin haklarında zaman aşımının geçerli olmayacağı benimsenerek denge sağlanmıştır (Mecelle, md. 1663, 1675).

Ceza dâvalarından şahsî haklarla ilgili olan kısas, diyet ve kazf dâvalarında zaman aşımı işlemez. Diğer ceza dâvaları ise hukukçuların çoğunluğuna göre zaman aşımı ile düşmese de Ebû Hanîfe ile iki talebesi Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre düşer. Ta‘zîr cezalarında konu genelde yetkili mercilerin takdirine bırakılmıştır. Öte yandan bazı ceza dâvalarında zaman aşımını kabul edenler de belli bir süre vermekten genelde kaçınırlar.

İlgili hak sahibi veya hukuken yetkili/görevli kimse tarafından mahkemeye intikal ettirilen dâva gerekli şartları taşıyorsa hâkim iddianın tavzihi, delillerin ibrazı ve savunma için tarafları mahkemede karşı karşıya getirir. İslâm hukuk doktrininde dâvaların mahkemede nasıl görüleceği, iddialara ve karşı iddialara verilecek cevaplar, deliller ve ispat yükü, deliller arası öncelik ve üstünlük, tarafların çelişkili beyanları gibi konularda ayrıntılı bilgiler ve çok zengin bir malzeme vardır. Bunun bir sebebi asırlarca devam edegelen uygulama ise de asıl sebep, mahkemede hak ve adaletin gerçekleşmesinde gösterilen titizliktir.

Nazariyede, dâva sırasında iki tarafın da mahkemede hazır bulunması üzerinde ısrarla durulur. Bu husus, tarafların iddia ve savunmaya tam vâkıf olup haklarını koruyabilmeleri açısından en emin yoldur. Mahkemenin, dâvalının gıyabında dâvaya bakıp bakamayacağı ise tartışmalıdır. İslâm hukukçuları genelde, dâvalının o yargı bölgesinde olmasıyla başka bir bölgede bulunması durumunu birbirinden ayırırlar. Dâvalı aynı bölgede ise bazı Şâfiîler hariç çoğunluğa göre gıyabında hüküm verilemez. Bununla birlikte dâvalı mahkemeye gelmemekte, vekil de göndermemekte direnirse kendisine tebligat yapılarak gıyabında dâvaya devam edilebilir. Ancak bu dâvaların beyyine ile ispatı esastır. Ayrıca Hanefîler bu durumda dâvalının zorla mahkemeye getirtilmesi, bu mümkün olmadığı takdirde onun haklarını savunmak üzere mahkemece bir vekil (vekîl-i musahhar) tayin edilip dâvaya onun huzurunda bakılması gerektiği görüşündedir (Mecelle, md. 1618). Yargı bölgesinin dışında başka bir yerde bulunan dâvalının gıyabında yargılamanın yapılıp yapılamayacağı konusunda ise dâvalının yargı bölgesine ne kadar uzakta olduğuna, mahkemeye gelme imkânına ve tebligat şartına, yargı bölgesinde malının, yakınının veya vekilinin bulunmasına, dâva konusu hakkın mahiyetine göre değişen farklı görüşler mevcuttur. Meselâ Hanefîler ve bazı hukukçular, bu durumda gıyabî hükmü ancak belli dâvalarda, belli şartlarda ve vekîl-i musahhar huzurunda câiz görürler. Diğer fakihler ise Allah hakkına taalluk eden ceza dâvaları veya nesep, ıtk, talâk gibi şahsa bağlı hakları konu alan dâvalar hariç gāib hakkında hükmü kural olarak câiz görmektedirler. Yine de gerekli şartlar ve tarafların hakları konusunda aralarında, ayrıntıda da olsa görüş farklılıkları mevcuttur.

Dâvacının ileri sürdüğü iddiaya karşılık dâvalı, bu iddianın reddini sonuçlandıracak başka bir iddia ileri sürebilir (Mecelle, md. 1631). Meselâ dâvalının borcunu ödediğini ve borçtan ibrâ edildiğini ileri sürmesi, zina zanlısının nikâh akdini, cinayet zanlısının da meşrû müdafaayı ileri sürmesi böyledir. Def‘-i da‘vâ, başlangıçtaki dâvadan bağımsız bir iddia ve talep olmayıp aksine dâvanın seyrini yakından ilgilendiren karşı bir iddiadır. Böyle bir iddia ileri süren kişi, bu iddiası açısından dâvacı konumunda, diğer taraf da müdafaa durumunda olduğundan ispat ve savunma yükü bu yeni duruma göre belirlenecektir. Dâva boyunca, hatta bazan dâva sonuçlandıktan sonra bile tarafların dâva konusuyla ilgili olarak bu şekilde karşı iddialar ileri sürmesi mümkündür (Mecelle, md. 1840).

Dâva esnasında tarafların, iddia ve delillerini çürütecek çelişkili beyan ve talepte bulunmaları (tenâkuz) bu iddianın reddi için sebeptir. Hangi tür iddia ve taleplerin birbirini nakzedeceği, hangilerinin ise cem‘ ve te’lîfinin mümkün olacağı konusunda nazariyede ayrıntılı örneklendirmeler ve görüşler vardır (Mecelle, md. 1647-1659).

Dâvanın sonuçlanması hâkimin hükmüyle olur. Dâva dâvalının ikrar ve itirafı, şahsî haklara ilişkin dâvalarda tarafların anlaşması veya hak sahibinin af ve feragati gibi taraf işlemleriyle de sona erdirilebilir. Uygulamada mahkemeler tek dereceli olarak yargılama görevini yürütmüş, verdiği hükümler de kazıyye-i muhkeme teşkil ettiğinden ikinci bir yargılamaya konu edilmemiştir. Ancak Hz. Peygamber devrinden itibaren devlet başkanlarının, üst yöneticilerin ve kadıların, mahkemelerce verilen bazı hükümleri gözden geçirip bir nevi temyiz görevi ifa ettiği de bilinmektedir. Nazariyede de yargı kararlarının temyizi ilke olarak benimsenir. Usulüne uygun olarak görülen ve karara bağlanan dâva kural olarak yeniden yargılama konusu olmaz. Bununla birlikte belli durumlarda yargılamanın iadesi ve dâvanın yeniden görülmesi mümkündür (Mecelle, md. 1837-1840).

Dava hâkimin kararıyla tamamlanır. Dâva dâvalının ikrar ve itirafı, şahsî haklara ilişkin dâvalarda tarafların anlaşması veya hak sahibinin af ve feragati gibi taraf işlemleriyle de sona erdirilebilir. İslam hukuk doktrininde mahkemeler tek aşamalı gerçekleştiği için hâkimin bu kararı daha yüksek başka bir mahkeme tarafından revize edilmesi gibi bir durum kural olarak bulunmamaktadır. Bununla birlikte belli durumlarda yargılamanın iadesi ve dâvanın yeniden görülmesi mümkündür Örneğin, kişinin ciddi bir adaletsizliğe uğradığını düşündüğü zaman davanın yeniden ele alınmasını mezâlim mahkemesine başvurmasıyla mümkün olmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA

, “daʿvâ” md.

, “aḳżıye”, “ḳāḍî” md.leri.

, “duʿâʾ”, “daʿvâ” md.leri.

Müslim, “Aḳżıye”, 1-9, 16.

Ebû Dâvûd, “Aḳżıye”, 6-7, 9, 16, 21-23.

Tirmizî, “Aḥkâm”, 12.

, s. 60-90.

Sadrüşşehîd, Şerḥu Edebi’l-ḳāḍî (nşr. Muhyî Hilâl es-Serhân), Bağdad 1977-79, I-III.

, VI, 221-266.

, II, 538-549.

, X, 75-80, 95-98, 242-289.

İbn Ebü’d-Dem, Edebü’l-ḳażâ (nşr. Muhyî Hilâl es-Serhân), Bağdad 1984, I-II.

Zeylaî, Naṣbü’r-râye, Kalküta 1357, IV, 95, 390-391.

İbn Kayyim el-Cevziyye, eṭ-Ṭuruḳu’l-ḥükmiyye (nşr. Muhammed Hâmid el-Fıkī), Kahire 1372/1953 ⟶ Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), s. 109, 381.

İbn Ferhûn, Tebṣıratü’l-ḥükkâm, Kahire 1301, I, 98-147.

Trablusî, Muʿînü’l-ḥükkâm, Kahire 1393/1973, s. 54-67.

İbrâhim b. Muhammed İbnü’ş-Şihne, Lisânü’l-ḥükkâm (Trablusî, Muʿînü’l-ḥükkâm içinde), Kahire 1393/1973, s. 226-231.

, VIII, 306-327, 338-346.

, md. 1613, 1616-1631, 1634-1643, 1645-1666, 1674, 1675, 1791, 1837-1840.

, IV, 189-365.

J. Schacht, An Introduction to Islamic Law, Oxford 1964, s. 188-198.

, VIII, 83-117, 226-234.

, I, 189-193.

Fahreddin Atar, İslâm Adliye Teşkilâtı, Ankara 1979, tür.yer.

M. Mustafa ez-Zühaylî, Vesâʾilü’l-is̱bât fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Dımaşk 1982, tür.yer.

a.mlf., “Melâmiḥu’t-tanẓîmi’l-ḳaḍâʾî fi’l-İslâm”, Dirâsât, XI/3, Amman 1984, s. 83-96.

, I, 158; III, 193-194.

Abdülaziz Bayındır, İslâm Muhakeme Hukuku, İstanbul 1986, tür.yer.

Halil Cin – Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Konya 1989, I, tür.yer.

Hâşim Cemîl Abdullah, “İslâm Hukukunda Yargı Kararlarının Temyizi” (trc. H. Yunus Apaydın), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sy. 3, Kayseri 1989, s. 383-400; sy. 4 (1990), s. 385-412.

W. Juynboll, “Dâva”, , III, 495-496.

E. Tyan, “Daʿwā”, , II, 170-172.

, IV, 162-187.


Ek Kaynakça

Yavuz, Cevdet. “Dâva”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 9:12-16. Ankara: TDV Yayınları, 1994.

Bilmen, Ömer Nasuhi. “Dava”. Hukuki İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu. 8:83-174 İstanbul: Bilmen Yayınevi.

Daʿwâ”. el-Mevsûʿatü’l-fıkhiyye. 20:270-319. Kuveyt: Vizaretü’l-Evkaf ve’ş-Şuuni’l-İslamiyye,  1983.

Tyan, Émile. “Daʿwā”. Encyclopaedia of Islam. Second Edition. Edited by: P. Bearman, Th. Bianquis, C.E. Bosworth, E. van Donzel, W.P. Heinrichs. Consulted online.