Sözlükte “kök, esas, kaide” anlamlarına gelen asl kelimesinin çoğulu usûl bir kimsenin soy bakımından asıllarını yani anne, baba, onların anne ve babaları şeklinde yukarıya doğru devam eden, kendisine kan bağıyla bağlı üst soy hısımlarını ifade eder. Usul kelimesinin karşılığı olan “dallar” anlamındaki fürûʿ alt soy hısımlarını yani çocuk ve torunları, onların çocuklarını kapsar. Kişinin en yakın akrabalarından meydana gelen usul, toplumların örf ve âdetine göre şekillenen bir dizi sosyal ve beşerî ilişkinin merkezinde yer aldığı, dinî ve ahlâkî sorumlulukların öznesi ve nesnesi olduğu gibi fıkıhta evlenme yasağı, mahremiyet, miras, nesep, velâyet, iyilik ve yardım gibi açılardan ele alınmış, usulü ilgilendiren hükümler çeşitli fıkıh bablarında işlenmiştir.
Usul ve fürûʿ ile ilgili dinî hükümler toplumda güzel ahlâkı yerleştirme, aileyi ve akrabalık ilişkilerini gözetme, sağlıklı nesiller yetiştirme hedeflerini de gözetir. Sevgi, şefkat, fedakârlık ve merhamet üzerine kurulması istenen usul ve fürûʿ ilişkisinde karşılıklı haklar ve yükümlülükler dengesi önemlidir. Anne babanın çocuklar üzerinde hakları olduğu gibi çocukların da beslenme, barınma ve giyim gibi maddî ihtiyaçlarının yanı sıra toplumsal hayata hazırlanma, dinî ve ahlâkî eğitim alma, meslek edinme gibi açılardan anne baba üzerinde hakları vardır. İbadetler ve mirasla ilgili özel hükümler dışında din farkı hak ve yükümlülüklerle ilişkileri düzenleyici diğer hükümlerde farklılığa yol açmaz.
Usûl Ve Fürûʿ Arasında Bazı Özel Hükümler
Evlilik
Usul ve fürûʿ arasındaki hak ve yükümlülükler nesep bağı üzerine kuruludur. Nesep bağının kurulması veya sona erdirilmesi ihtiyarî değildir, meşrû bir evlilik içinde meydana gelen doğuma bağlı, zorunlu bir ilişki olarak ortaya çıkar. Bu çerçevede en önemli konulardan biri evlenme yasağı ve mahremiyetle ilgilidir. Usul ve fürûʿ arasında evlilik söz konusu olamaz. Ayrıca usul ve fürûʿnun eşleri de birbirlerine ebediyen haramdır. İslâm öncesi dönemde görülen, kişinin üvey annesiyle evlenmesi türünden uygulamalar haram kılınmıştır. Bir başka ifadeyle kişi, usul veya fürûʿundan birinin ölümü yahut boşanması durumunda onun dul eşiyle evlenemez. Tesettür, avret, dokunma ve halvet gibi konularda yabancılardan farklı şekilde usul ve fürûʿ arasında hem bir arada yaşamanın gereği olarak hem de birinci derece yakın akraba arasında yaratılıştan cinsel duyguların bulunmaması sebebiyle daha esnek hükümler getirilmiştir (bk. MAHREM).
Nafaka
“Cumhur’a göre Allah Teâlâ’nın: “Rabbin, ancak O’na ibâdet etmenizi ve ebeveyne ihsanda bulunmanızı emretti.” (İsrâ 17/23) ayetine binâen ebeveynin nafakası ne kadar yukarı çıkarsa çıksın vaciptir. İhtiyaç anında onlara infakta bulunmakta ihsandandır. Birde şu ayet vardır: “Dünyada onlara marufla davran.” ( Lokman 31/15) Dinde muhalif orsalarda onlara infak maruftandır.
Cumhura göre nafakaları gereken usul, yukarı doğru çıksa da babalar, dedeler, anneler ve ninelerdir. Çünkü baba dedeye ve doğuma sebep olan herkese kullanılır. Kuran-ı Kerîm “ebeveyn kelimesini kullanmıştır. İmam Mâlik’e göre nafakaları gereken usûl doğrudan babalar ve annelerdir. Mutlak olarak dedeler ve nineler değildir; ister baba tarafından olsunlar isterse de anne tarafından fark etmez. Oğlun çocuğuna gerekmediği gibi dede ve nineye de nafaka gerekmez. Sahih olan Cumhur’un kavlidir.
Usûl’e nafaka düşmesi için şu şartlar gerekir:
1- Asl fakir ya da kazanmaktan aciz olmalıdır. Kazanmaya muktedir olsa bile, Hanefîler ve Şafii’lerde güçlü olan görüşe göre yine de nafakası gerekmektedir. Çünkü Allah Teâla Ebeveyne ihsanı emretmişti. Mâlikiler ve Hanbeliler’e göre kazanmaya kadir ise ferʿin nafaka vermesi gerekmez. Asl, yetineceği bir kazanca zorlanır. nafakası yoktur. Zira nafaka yardımlaşma, iyilik ve sıla içindir. Kazana yardımlaşmaya muhtaç değildir.
2- Ferʿin malının olması ya da kazanmaya muktedir olması şartı vardır. Mâlikîler, fakir çocuğun ebeveynine infak için kazanması vacip olmaz, görüşündedirler.
Cumhura göre ferʿ in malı veya kazancından kalanı kendi nafakasından fazla olmalıdır.
3- Hanbeliler’e göre infak eden varis olmalıdır. Allah Teâla’nın. “Varisin üzerine de bunun aynısı….” (El- Bakara 2/233) âyeti ile din ayrılığı durumunda nafaka yoktur. Hanefîler’e göre: İnfak edenin, yakınından mirasa müstehak bir yakın olması şarttır. Ancak, Malikiler Şafiiler ile birlikte diyorlar ki: Aslın nafakasını vermenin ferʿe vacip olması için din birliği şart değildir.”
Miras
Usul din farkı bulunmaması şartıyla miras açısından da birtakım haklara sahiptir; bazan ashâbü’l-ferâiz, bazan asabe, bazan da zevi’l-erhâm grubuna girer ve ölene yakınlığına göre mirastan pay alır. Usulün dede yetiminde görüldüğü üzere mirastan pay alamayan, ihtiyaç halindeki fürûʿuna vasiyette bulunması menduptur.
Zekat
Nafaka hakkından dolayı usul fürûʿuna, fürûʿ da usulüne (oğul veya torun anne baba, nine veya dedesine) zekât veremez. Mâlikîler’e göre dede ve torunun birbirine karşı nafaka sorumluluğu olmadığından bunlardan biri diğerine zekât verebilir. İhtiyaç durumunda dinî-malî yükümlülüklerin yerine getirilmesinde de fürûʿ ve usul birbirine yardım eder, meselâ birbirlerinin fitrelerini öderler. Yaşlıların bakım ve nafakasının toplumun genelinden, devlet veya başka kurumlardan ziyade kendi ailesi tarafından üstlenilmesi hem güzel ahlâka ve sıla-i rahim emrine daha uygundur, hem de malî yükümlülüklerin ve sorumlulukların dağıtılması yoluyla daha etkilidir. Birçok âyette Allah’a şirk koşmama emrinden sonra ikinci sırada anne babaya iyilik (ihsan) vazifesinin zikredilmesi, onlara saygısızlığın yasaklanması, sevgi ve merhametle davranılmasının emredilmesi konunun önemini gösterdiği gibi usulü teşkil eden bütün hısımlara yönelik davranışın da esasını oluşturur. Çocukların bakımevlerinde değil aile ortamında kendi ailelerinin sevgisiyle büyüme hakları bulunduğu gibi yaşlıların da yaşlılıklarını kendi aileleri içinde geçirmeleri esastır. Başta ebeveyn olmak üzere usulün maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamaya, huzurlu yaşamalarını sağlamaya çalışmak, onlardan şikâyetçi olmamak, kusurlarını örtmek, iyiliklerini anmak, hayatta iken ve öldükten sonra onlara dua etmek, onlar adına hayır işlemek dinin emrettiği güzel ahlâk kaidelerindendir.
Velâyet
Usulün bulûğa ermemiş fürûʿ üzerinde velâyet ve te’dîb hakkı vardır. Burada öncelik babaya aittir. Daha sonra dede ve diğer usul bu hakkı kullanır. Baba ve dedenin yokluğunda evlendirme velâyetinde usul hısımlarının mı fürûʿ hısımlarının mı öncelik taşıdığı tartışmalıdır. Usulün fürûʿ üzerinde mal velâyeti de söz konusu olup küçüğün malı üzerinde koruma ve ihtiyaçlarını karşılama gibi tasarrufları câizdir. Öte yandan küçüğün malını zarara uğratmadan satma veya onun adına satın alma hususunda sadece baba ve onun yokluğunda dede yetkilidir. Usulünden izin alınmadan fürûʿyu yolculuğa çıkarmak câiz değildir. Küçük yaştaki fürûʿ müslüman olma hususunda usulüne tâbidir. Yetişkin fürûʿnun genel seferberlik durumu dışında anne ve babanın, onların yokluğunda diğer usulün iznini almadan cihada katılması veya hizmete ihtiyacı bulunan usulün izni olmadan yolculuğa çıkması câiz görülmemiştir. Öte yandan erkek usulün özellikle maddî imkânı bulunmayan yetişkin fürûʿnun evlendirmesi vâcip görülmüştür.
Şahitlik, borçlar ve ceza hukuku bakımından da usul ile fürûʿ arasında bazı özel hükümler söz konusudur. Başkalarına haksızlık yapılmasını önlemek kadar aile ilişkilerini bozabilecek hususların da önüne geçmek amacıyla kişinin kendi usul ve fürûʿ lehinde şahitlik yapması veya hâkim sıfatıyla kendi usul ve fürûʿsunun davasında hüküm vermesi câiz kabul edilmiştir. Usulün fürûʿya yaptığı hibeden dönmesi uygun görülmemiş, ancak bazı şartlarla buna izin verilmiştir. Temerrüd hariç usulün fürûʿya olan borcu için hapsedilmesi, aralarında nafaka yükümlülüğü bulunması dolayısıyla fürûʿnun malını çalma durumunda had cezası uygulanması söz konusu değildir. Benzer şekilde usulün fürûʿsuna yönelik işlediği kazif ve katil gibi suçlarda da had cezası uygulanmaz.

 

BİBLİYOGRAFYA
Süyûtî, el-Eşbâh ve’n-neẓâʾir, Beyrut 1403/1983, s. 263-265; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-neẓâʾir, Beyrut 1400/1980, s. 331-333; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, II, 401-402, 404; III, 16-17, 33, 63, 97, 174, 451, 454; IV, 162, 499, 500; Ahmed b. Muhammed el-Hamevî, Ġamzü ʿuyûni’l-beṣâʾir, Beyrut 1405/1985, III, 420-425; Muhammed b. Ahmed ed-Desûkī, Ḥâşiye ʿale’ş-Şerḥi’l-kebîr, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), II, 225, 251, 419, 504, 505; IV, 94, 168; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), I, 654-655; III, 33, 615, 621-627, 631, 633; IV, 25, 50, 133, 295, 474; VI, 174, 698, 792-797; Hilmi Ergüney, Türk Hukukunda Lügat ve Istılahlar, İstanbul 1973, s. 476; Ejder Yılmaz, Hukuk Sözlüğü, Ankara 1996, s. 844, 851; “Aṣl”, Mv.F, V, 56-58.


Diğer Kaynaklar:

Mehmet Boynukalın, “Usûl” Diyânet İslam Ansiklopedisi, (15.11.2019)

Vehbe Zuhaylî , “Nafaka”, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, ed. M. Emin Saraç (İstanbul: Feza Yayıncılık 1990)