Sözlükte “ayırmak” anlamındaki mey kökünden türeyen temyîz “iki şeyi birbirinden ayırmak, farklı olanları ayırt etmek, idrak etmek” mânasına gelir. Fıkıh terimi olarak insanın söz ve davranışlarının sebep ve sonuçlarını idrak edebilme ve bu idrake uygun biçimde iradesini kullanabilme gücünü ifade eder. Temyiz kudretine sahip kişiye mümeyyiz denir. Kur’ân-ı Kerîm’de dört yerde (Âl-i İmrân 3/179; el-Enfâl 8/37; Yâsîn 36/59; el-Mülk 67/8) ve birçok hadiste (Wensinck, el-Mu’cem, “myz” md.) “meyz” kökünden türeyen kelimeler sözlük anlamlarıyla geçer.
“Temyiz, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, hayır ile şerri birbirinde ayırt edebilme, çevresinde olup bitenler arasındaki farkları kavrayabilme yeteneği demektir. Fıkıh bilginleri çocuklar için temyiz çağını genellikle yedi yaş ile tespit etmişlerse de bu, objektif bir ölçü belirleme ihtiyacının sonucudur; hakikatte temyiz, beslenme, çevre, genetik yapı ve daha birçok sebebe bağlı olarak farklılık gösterdiğinden, yedi yaşına gelen çocuğun mümeyyiz sayılması aksi kanıtlanabilir bir karine niteliğindedir.”
Günümüz hukuk incelemelerinde fiil ehliyetinin şartları arasında ele alınan temyiz kudreti kavramı (ayırt etme gücü, sezginlik, faculté de discernement, Urteilsfaehigkeit) modern hukuk terminolojisine ilk defa İsviçre Medenî Kanunu ile girmiştir. Meselâ Alman Medenî Kanunu’nun 104. paragraf ile Fransız Medenî Kanunu’nun 1123 vd. maddelerinde ayırt etme gücünden söz edilmeden fiil ehliyetinin şartları düzenlenmiştir (Fransız Medenî Kanunu’nun 1124, 1125 ve 1126. maddelerinde 3 Ocak 1968 tarihinde değişiklik yapılmıştır). Bununla birlikte İsviçre ve Türk medenî kanunlarında temyiz gücüyle ilgili doğrudan bir tanımın verilmeyip, “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir” denilmiştir. (Türk Medenî Kanunu, md. 13). Bu ifadeden zıt kanıt yoluyla çıkan anlam esas alınarak ayırt etme gücünün “akla uygun (mâkul) biçimde davranma yeteneği” şeklinde tanımlanması bazı yönlerden eleştirilmiştir. Meselâ kalabalık bir cadde üzerindeki bir bahçe içinde silâh eğitimi yapmak, gelip geçenlerin kayıp düşmesine yol açarak eğlenmek için kaldırıma muz kabuğu atmak gibi davranışlar mâkul olmamakla birlikte bu hareketleri yapanların akla uygun davranma gücünden yoksun bulundukları söylenemez. Buna karşılık dış görünümü ve mâkul davranışlarıyla mümeyyiz izlenimi vermekle birlikte yaptığı fiilin sebebini ve anlamını idrak edemeyecek durumda olan bir akıl hastasının veya temyiz çağına ulaşmamış çocuğun temyiz gücünden söz edilemez. Temyiz gücünün mahiyeti konusunda Türk hukuk doktrininde genellikle benimsenen görüş şöylece özetlenebilir: Psikoloji biliminin verileri dikkate alındığında akla uygun davranan bir kimsenin temyiz gücüne sahip olabilmesi için bu hareketinin düşünce-muhakeme, istek-irade ve icra şeklinde üç aşamadan geçmesi gerekir. Nitekim İsviçre Medenî Kanunu’nun ilk projesinde (md. 16) yukarıda geçen kanun hükmünün anlamını tayin bakımından önemini koruyan, “Yaş küçüklüğü … Dolayısıyla fiil ve hareketlerinin sâikini ve sonuçlarını doğru olarak idrak edemeyen veya doğru bir idrake uygun hareket edemeyen kimse fiil ehliye ne sahip değildir” ifadesi yer almaktaydı. Temyiz gücü psikolojik ve nisbî bir kavram olup olay kişi ve fiilin özelliklerine göre her somut sorun bakımından incelenip kişide temyiz gücünün bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekir. Hukuk açısından önemli husus bu gücün kişide fiilin yapıldığı anda mevcut olup olmadığıdır. Anlaşmazlık durumunda hâkim psikoloji biliminin verilerinden de yararlanarak bu hususu tespit eder. Temyiz gücünün nisbî nitelikte olması bunun sürekli bir güç olmadığını da gösterir. Kişi belirli bir fizyolojik veya psikolojik durumun, meselâ idrak ve irade öğelerini yok edecek düzeyde ateşli bir hastalık, akıl hastalığı veya aşırı duygusallığın etkisiyle temyiz gücünü kısa veya uzun süreli ya da sürekli olarak kaybedebilir. Kanun temyiz gücünden yoksunluğa yol açan başlıca durum ve sebepleri yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı ve sarhoşluk biçiminde saymakla birlikte “benzeri diğer sebepler” kaydıyla bunların sınırlı sayıda olmadığını belirtmiştir. Felç, ateşli ağır hastalıklar esnasındaki sayıklama anları ve uyurgezerlik gibi bazı hastalıklar, kokain, eroin, afyon gibi keyif verici zehirlerle bir kimsenin iradesini ortadan kaldırarak onu bir diğerinin egemenliğine sokan manyetizma ve hipnotizma gibi durumlar bu sebeplerin ilk akla gelen örnekleridir. Ancak bunların önceden tek tek sayılması mümkün olmayıp ne gibi sebeplerin temyiz gücünü ortadan kaldıracağını takdir yetkisi hâkime bırakılmıştır (Zevkliler, s. 192-202; Akipek – Akıntürk, s. 286-289).
“Temyiz genel olarak iyi ile kötüyü, kârlı ile zararlıyı ayırt etme yeteneği olduğundan aklî olgunlaşmanın ilk aşamasını teşkil eder. Bu açıdan temyiz, bir önceki döneme göre daha ileri bir seviyeyi ifade ettiğinden, temyiz öncesi dönemde söz konusu olan yükümlülüklere yenileri eklenmekte, bir takım hakların kişi tarafından bizzat kullanımı da söz konuş olmaktadır. Fakat aklî olgunluk tam olarak gerçekleşmediğinden kişi üzerindeki hukuki velâyet devem etmektedir. Bu itibarla mümeyyiz küçük eksik edâ ehliyetine sahiptir.”
Mümeyyiz Küçüğün Dini Konumu
“Temyiz döneminde dini-hukukî hitâbı anlayacak kadar aklî olgunluktan, dînen ve hukuken geçerli olacak şekilde niyet ve irâdeden söz etme imkânı bulunmadığından mümeyyiz küçük iman ve bedenî ibadetlerle mükellef değildir. Fakat dînî hayata hazırlamak amacıyla, fizîkî gelişimi de göz önünde bulundurmak suretiyle mümeyyiz küçüğe ibâdetler önerilir, hatta eğitim amacıyla te’dîb edilebilir. Nitekim mükellef olmamakla birlikte imânı, namaz, oruç gibi edâ ettiği ibâdetleri sahihtir. Ancak kişiyi dinden çıkaran söz ve eylemleri sırf aleyhte sonuçlar doğurduğundan, fıkıh bilginlerinin çoğuna göre geçersizdir.
Mümeyyiz Çocuğun Hukûkî Konumu
Mümeyyiz küçükler, mâlî konularda tecrübe eksikliği ve insan davranışları hususunda yeterli bilgiye sahip bulunmamaları sebebiyle eksik edâ ehliyetine sahiptirler. Burada söz konusu eksik edâ/fiil ehliyetinden kasıt, hukûkî edâ ehliyeti ya da mâlî tasarruf ehliyetidir. Buna hukukî işler ehliyeti demekte mümkündür. Bu açıdan mümeyyiz küçüğün mâlî sonuçları bulunan tasarrufları üçe ayrılır.
a- Tamamen yararına olanlar
Hibe, vasiyet, hediye ve sadaka kabulü gibi mümeyyiz küçüğün mal varlığında artış meydana getiren işlemler kimsenin izin ve onayına bağlı olmadan geçerlidir ve derhal hüküm ifade eder.
b- Tamamen zararına olanlar
Hibe ve tasaddukta bulunmak, vakıf kurmak, kefil olmak, borç ikrarı veya ibrasında bulunmak gibi mümeyyiz küçüğün mal varlığında eksilmeye sebep olan irade açıklamaları geçersizdir.
c- Hem yararına hem de zararına olma ihtimali taşıyanlar
Mümeyyiz küçüğün hem yararına hem de zararına olması muhtemel işlemleri ise, kânun temsilcisinin izin ya da icazeti ile geçerlilik kazanır.
Buluğa ermemiş fakat ana hatlarıyla da olsa iyiyi kötüden, kârı zarardan ayırma gücü bulunan mümeyyiz küçük, aklî gelişimi henüz tamamlanmadığı için, eksik eda ehliyetliler grubunun modelini oluşturur. Kısmen temyiz ve muhâkeme gücü bulunmakla birlikte aklî melekeleri tam gelişmemiş (ma’tûh) veya harcamalarında aşırı derecede tedbirsizlik gösteren (sefih) kimseler de bazı yönlerden bu grupta mutâlaa edilirler. Bu noktada mümeyyiz küçük ve onunla aynı konumda bulunanlara çeşitli derecelerde getirilen sınırlamalar, sonuçta hem bunları hem de diğer şahısları korumayı amaçlamaktadır.”
BİBLİYOGRAFYA
Müzenî, el-Muḫtaṣar (Şâfiî, el-Üm içinde, nşr. M. Zührî en-Neccâr), Beyrut 1393, I, 202, 253, 260; Cessâs, Muḫtaṣaru İḫtilâfi’l-ʿulemâʾ (nşr. Abdullah Nezîr Ahmed), Beyrut 1416/1995, III, 146; V, 206; Debûsî, Taḳvîmü’l-edille (nşr. Halîl Muhyiddin el-Meys), Beyrut 1421/2001, s. 371-387, 417-430, 433; Pezdevî, Kenzü’l-vüṣûl (Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr içinde, nşr. Muhammed el-Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî), Beyrut 1417/1997, IV, 379-463, 571-579; Serahsî, el-Mebsûṭ, XIII, 154; XXV, 21-22; a.mlf., el-Uṣûl (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgānî), Haydarâbâd 1372 → Beyrut 1393/1973, II, 332-353; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr (nşr. Muhammed el-Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî), Beyrut 1417/1997, IV, 379-463, 571-579; Molla Fenârî, Fuṣûlü’l-bedâyiʿ, İstanbul 1289, I, 283-296; İbnü’l-Hümâm, et-Taḥrîr (İbn Emîru Hâc, et-Taḳrîr ve’t-taḥbîr içinde), Bulak 1316 → Beyrut 1403/1983, II, 172-194; İbn Emîru Hâc, et-Taḳrîr ve’t-taḥbîr, Bulak 1316 → Beyrut 1403/1983, II, 172-194; Bihârî, Müsellemü’s̱-s̱übût, Bulak 1324, I, 153-164; Derdîr, eş-Şerḥu’ṣ-ṣaġīr (nşr. Mustafa Kemâl Vasfî), [baskı yeri yok] 1410/1989 (el-Matbaatü’l-asriyye ve mektebetühâ), II, 543; Bahrülulûm el-Leknevî, Fevâtiḥu’r-raḥamût (Gazzâlî, el-Müstaṣfâ içinde), Bulak 1324, I, 153-164; Chafik Chehata, Etudes de droit musulman, Paris 1971, s. 105-106, 110-111, 150; Aydın Zevkliler, Medenî Hukuk, Diyarbakır 1986, s. 181-261; Özcan Karadeniz Çelebican, Roma Hukuku, Ankara 1986, s. 200-217; Jale Akipek – Turgut Akıntürk, Türk Medenî Hukuku Başlangıç Hükümleri Kişiler Hukuku, İstanbul 2007, s. 267-338; Mustafa Dural – Tufan Öğüz, Kişiler Hukuku, İstanbul 2009, s. 44-90; “Temyîz”, Mv.F, XIV, 32-36.
Diğer Kaynaklar:
İbrahim Kâfi Dönmez, “Temyîz”. Diyânet İslam Ansiklopedisi (15.11.2019)
Talip Türcan (ed.), İslam Hukuku El Kitabı (Ankara: Grafiker Yayınlar, 2018)
