Nesebi belli olsun olmasın başkasına ait bir çocuğu kendi çocuğu olarak kabul etme.

Evlât Edinme Nedir?

Nesebi belli olsun olmasın başkasına ait bir çocuğu kendi çocuğu olarak kabul etme anlamındaki evlât edinme geçmişte ve günümüzde rastlanan sosyal ve hukukî bir vâkıadır. Arapça’da evlât edinme karşılığında kullanılan tebennî, “oğul” anlamındaki ibn kelimesinden türemiş olup “oğul edinme” demektir. Evlât edinme kurumunun var olduğu hemen bütün toplumlarda görüldüğü gibi eski Arap toplumunda da sadece erkek çocuklar evlât edinildiğinden bu vâkıa tebennî kelimesiyle ifade edilmiştir. Kız çocuklarının evlât edinilmesi sonraki dönemlerde görülür.

Eski Çin, Hint, Bâbil, Asur, Sümer, Mısır, İran, Yunan ve Roma hukukları bu müesseseyi kabul etmişlerdir. Tarihi bilgiler İslamiyet’ten önce Türk kavimlerinin, Cermenlerin evlat edinmeyi tanıdıklarını göstermektedir. Hammurabi Mecellesinde, Gortin ve Salik Kanunlarında, Justiniaus müdevvenatında da evlat edinmeye yer verilmiştir. 20. asrın başından bugüne kadar evlat edinme müessesesi çok açık bir gelişim geçirerek tam bir hayatiyet kazanmaya muvaffak olmuş ve farklı devletlerin mevzuatında yer almıştır. Fransa’da evlatlık müessesesi 1. Dünya savaşı sonrasında öksüz çocukların korunması ve gözetim altına alınması gayesine matuf olarak çıkmıştır. İsviçre Kanunu gibi Fransız ve Alman medeni kanunları da sözleşme ile evlat edinmeye müsaade etmişlerdir.

Yahudilik ve Hristiyanlıkta Evlât Edinme

Yahudilik’te evlât edinme kurumunun varlığından söz etmek oldukça güçtür. Tevrat’ta bu konuya temas eden ifadeler son derece muğlak olup bunların evlâtlık olarak yorumlanmaması da mümkündür (meselâ bk. Tekvîn, 48/5-6; Ester, 2/7, 15). Esasen İbrânîce’de evlâtlık anlamında bir kelimeye de rastlanmaz. Bu sebeple bazı âlimler Yahudilik’te evlât edinmenin bulunmadığını söylemişlerdir. Yahudilik’te atalar kültüne özen gösterildiğinden ailenin devamına da büyük önem verilmiş ve bekârlık tasvip edilmemiştir. Ağabeyin çocuk bırakmadan ölmesi halinde küçük kardeşin yengesiyle evlenmesi kuralı (levirat) ailenin devamı maksadına yöneliktir. Çünkü bu evlilikten doğacak ilk çocuk ağabeyin çocuğu kabul edilmekte ve onun ailesini devam ettirmektedir. Aile kültünün önem taşıdığı diğer toplumlarda bulunan evlâtlık kurumuna Yahudilik’te rastlanmaması, bu müessesenin ve bu yolla kurulan akrabalık ilişkisinin sunî görülmesinin yanı sıra Yahudilik’te çok evliliğe izin verilmesiyle de izah edilmekte ve çocuğu olmayanların ikinci bir evliliğe başvurma imkânına sahip bulundukları ifade edilmektedir. Hıristiyanlık’ta da evlâtlık uygulamalarına ilgi gösterilmemiştir. Yeni Ahid’de “oğulluk” kavramı herhangi bir şahsın değil Allah’ın oğlu olma anlamında kullanılmıştır (meselâ bk. Romalılar’a Mektup, 8/15).

Roma Hukukunda Evlât Edinme

Roma hukukunda evlat edinmenin iki şekli vardır. Bunlardan birisi, bir aile babasının diğer bir aile babası egemenliğine girmesi demek olan “adrogatio” dur. “Adrogatio” da, aile babası statüsündeki bir kimse, aile evladı statüsüne geçmektedir. Romalılara göre, halef bırakmasızın ölen aile babasının ocağının sönmemesi gerekirdi. Bu itibarla ailenin devamı ve ibadetlerin ebediyen yapılması amacıyla Roma Hukuku bir aile babasının, diğer bir aile babası tarafından evlat edinilmesini kabul etmiştir.

“Adrogatio” da bir Roma ailesi ortadan kalkarak bütün malvarlığı ile diğer aile babasının hâkimiyetine girdiğinden sıkı kurallara tabi tutulmuştu. Bu bakımdan adrogatio halk meclisleri önünde yapılmaktaydı. Halk meclisleri huzurunda evlat edinecek olan aile babasına, evlatlık olacak aile babasını evlatlığa kabul edip etmeyeceği sorulurdu. Evlatlık olacak aile babasına da aynı soru sorulurdu. Her iki tarafın olumlu cevabı ile “adrogatio” kurulmuş olurdu.

Roma Hukukunda bir diğer evlat edinme şekli de “adoptio” dur. Burada bir baba egemenliği altında bulunan bir kimse, başka bir baba egemenliği altına girmektedir. Başka bir deyişle, bir aile evladı aile değiştirmektedir.

Iustinianus devrinden önce “adoptio” ilişkisinin kurulabilmesi karışık bir işleme tabiiydi. Bu ilişkisinin kurulabilmesi için çocuğun babası tarafından üç defa satılması ve azat edilmesi, bundan sonra evlat edinecek kimsenin hâkim önünde çocuğun kendisine ait olduğunu iddia etmesi ve asıl babanın buna ses çıkarmaması gerekiyordu. Iustinianus döneminde ise, evlat edinme ilişkisi (adoptio), mahkeme önünde kurulabiliyordu. Bu dönemde “Adoptio” nun kurulabilmesi için belli şartlar aranırdı. Bu şartlar şunlardır: Evlat edinen aile babasının, evlatlığa alınacak çocuğun ve aile babasının rızası alınmalıdır. Evlat edinecek olan aile babası, evlatlıktan 18 yaş büyük olmalıdır. Evlatlığa alınacak olan başka bir aile babasının evlatlığı durumunda bulunmamalıdır.

“Adoptio” sonuçları bakımından “adoptio minus plena” ve “adoptio plena” olmak üzere ikiye ayrılıyordu. “Adoptia minus plena”, çocuğun usulden başka bir şahsa evlatlık olarak verilmesidir. Bu şekilde evlat edinilmiş çocuğun önceki ailesiyle bütün ilişkileri devam ederdi. Babalık, vasiyetle bir mirasçı atamadıkça, bu şekilde evlat edinilmiş olan kimse onun da mirasçısı olur. Adoptio plena ise, Iustinianus devrinden öncesi Roma Hukuku’nun kabul ettiği, çocuğun usulüne uygun olarak evlatlığa alındığı bir evlat edinme şeklidir. Bu tür evlat edinmede çocukla analık veya babalık arasında kan hısımlığı bulunduğundan çocuk bunların mutlaka mirasçısı olabiliyordu.

Eski Türklerde Evlât Edinme

Çeşitli Türk boylarında sosyal ve psikolojik ihtiyaçlar yanında başka sebeplerle de evlâtlık uygulamasına başvurulduğu bilinmektedir. Yakutlar’da çocukları kötü ruhların etkisinden korumak amacıyla doğar doğmaz evlâtlık vermek, hatta aynı maksatla çalınmalarına imkân sağlamak yaygın şekilde görülmektedir. Çocuğun sonradan ailesine dönmesi belli şartlarla mümkündü. Altaylar’da da ergenlik çağına gelmeden önce ölen çocukların ailelerine başkalarının çocuklarını çalma hakkı tanınmıştı. Bu yolla çalınan çocuk ancak bir bedel karşılığında ailesine geri dönebilirdi. Bunların dışında normal şekilde evlât edinme, evlâtlık edinecek ve evlâtlık verecek tarafların anlaşmasıyla gerçekleşirdi. Doğu Türkistan’da bulunan Uygur hukuk belgeleri arasında evlât edinmeyle ilgili olanlar da yer almaktadır (meselâ bk. İzgi, s. 89-97). Bu belgelerde evlât edinenin ve evlâtlığın karşılıklı hak ve borçları tesbit edilmiştir. Buna göre evlâtlık ailenin bir ferdi sayıldığından diğer aile fertleriyle aynı haklara sahiptir. Bu statü, evlât edinen ailenin sonradan çocuk sahibi olması durumunda da geçerlidir. Evlâtlık verenler çocuklarını geri almak isterlerse o zamana kadar yapılan masrafları karşılamak mecburiyetindedirler. Uygurlar’da borçlu kimselerin çocuklarını, hem bir teminat olarak hem de belli bir süre çalışmak üzere alacaklılarına verdikleri ve bunların da bir nevi evlâtlık muamelesine tâbi tutulduğu bilinmektedir. Ancak bu çocuklar normal evlâtlıklara nisbetle daha aşağı bir statüde tutulmuştur.

Türk Medeni Kanununda Evlât Edinme

Çok eskiden beri çeşitli hukuk sistemlerinin kabul ettiği evlat edinme müessesesi, çeşitli sebeplerle çağdaş medeni kanunlara da girmiş ve 1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu’ndan alınan Türk Medeni Kanununda da yerini almıştır. Medeni Hukukumuz evlatlık müessesesini kabul etmiş ve medeni kanunun 7. babının 4. faslında 305-320. maddelerde düzenlemiştir. Medeni Kanundaki evlat edinme ile ilgili hükümleri 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı kanunla değiştirilmiştir. Türk Medeni Kanunu evlat edinmeyi sözleşme temeline dayandırmıştır. Evlat edinme, evlat edinenle evlat edinilen arasındaki bir sözleşmedir. Ancak bu sözleşmenin yapılabilmesi için bir “ön izin” gerekmektedir. Bu nedenle evlat edinmeyi, kamu makamlarının ön iznine dayalı olarak gerçekleştirilen bir sözleşmeden doğan hukuksal bir ilişki olarak nitelendirmek mümkündür.

İslâm Öncesi Araplarda Evlât Edinme

İslâm’dan önce Araplar arasında evlât edinme anlayışı vardı. Toplumda bir takım çocuklar vardı ki; bir kimse, bunlardan hoşuna giden birini evlat edinir, oğlu olarak ilan eder, nesebine katar, soyundan gelmiş biri gibi mirasçı kılardı. O çocuğa, toplumda filan oğlu filan denirdi. Cahiliye de, babaları belli olmayan çocukların yanı sıra, babaları belli olan çocuklar da evlat ediniliyordu. Bir kimse bu çocuklardan birini beğenir ve kendi namına satın alır, evlat edinir ve nesebine katardı. Halk arasında da o kimsenin adıyla anılır ve ailesi arasına girerdi. Bu gibi evlatlıklar daha çok harplerde ve yağmalarda ele geçirilen esir oğlan ve kız çocukları hakkında tatbik edilirdi. Evlat edinilen çocuk, öz evlâdın sahip olduğu bütün tabii haklara sahip olurdu. Aynen öz oğul gibi kabul edilir ve öz oğul hakkında ki hürmet-i müsâhare, miras, nikâh ve talaka dair bütün hak ve hukuk onun için de geçerli olurdu. Cahiliye de evlat edinme işlemi, çocuğun velisi ile evlat edinen arasında karşılıklı rıza ile oluşurdu. Evlatlık işlemi genellikle umuma açık bölgelerde yapılır, halk da buna şahit olurdu.

Kadınlar nesep yönünden mirasçı olamadıklarından, erkek çocuğu bulunmayanlar yemin yoluyla kendilerine erkek varis edinmekteydiler. Yemin yoluyla erkek varis edinme hılf ve tebennî diye iki şekilde gerçekleştiriliyordu. Hılf’da bir adam diğerine “Kanım senin kanın olsun, ben sana sende bana varis ol” diyerek yemin ederler, hangisi daha önce ölürse, sağ kalan bu yemin gereğince onun mirasçısı olurdu. Tebennî ise tam anlamıyla evlat edinmeyi karşılamaktaydı. Bir adam başkasının oğlu için “ bunu oğul edindim ve bundan böyle bu oğlanın nesebi babasından değil bendendir” deyince artık çocuğun nesebi tebennîde bulunana nisbet edilir ve onun mirasçısı kabul edilirdi. Taraflar arasında gerçek bir akrabalık bağı yarattığından, tebennî bir evlenme yasağı teşkil ederdi.

Bizzat Allah Resulü de Zeyd’i evlât edinmişti. Bu, şöyle olmuştu: Zeyd bin Hârise çocukken Esir edilmiş, onu Hâkim b. Hizâm, teyzesi Hatice için satın almıştı. Hz. Hatice Hz. Muhammed(s.a. v) ile evlenince, Zeyd’i onun hizmetine vermişti. Daha sonra babası ve amcası Zeyd’i alıp kendi beldelerine götürmek istemişlerse de Zeyd; “Ben bu zattan öyle iyilikler gördüm ki ondan başkasını tercih edemem” diyerek Hz. Muhammed’in yanında kalmayı tercih etmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Şahit olun, Zeyd benin oğlumdur, O bana mirasçı olacak, ben de O’na mirasçı olacağım” buyurarak O’nu evlat edindi.

İslâm’da Evlât Edinme

İslâm’ın ilk yıllarında eski geleneğin devamı olarak bir süre muhafaza edilen evlâtlık kurumu Medine döneminde nâzil olan, “Allah evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı” (el-Ahzâb 33/4) meâlindeki âyetle kaldırılmış, ardından gelen âyette de evlâtlıkların evlât edinenlere değil asıl babalarına nisbet edilmesi emredilmiştir. Bu kurumun İslâm hukukunca benimsenmemesi, böyle bir uygulamaya sevkeden dinî telakkilerin bâtıl inançlardan kaynaklandığının ortaya konması, ayrıca karşıladığı bazı psikolojik ve sosyal ihtiyaçların İslâm’da farklı kurumlarla karşılanması ve esas itibariyle evlâtlık uygulamasının sunî oluşuyla izah edilebilir.

İslâm dininde atalar kültüne özel bir önem ve değer verilmediğinden çocuğu bulunmayan ailelerin mutlaka bir evlâtlık edinerek ailelerini ve atalar kültünü devam ettirmelerine gerek görülmemiştir. Aileleri evlâtlık uygulamasına sevkeden âmillerin başında çocuklarının olmayışı gelir. Çocuksuz ailelerin bu ihtiyaçları, boşanmaya imkân tanınıp yeniden evlenmenin sağlanması ile, ayrıca birden fazla evliliğe izin verilmekle giderilmeye çalışılmıştır. Esasen çok evliliğe izin veren diğer hukuk sistemlerinde de evlât edinme kurumuna genelde rastlanmamaktadır.

Evlâtlık kurumunu yaşatan etkenlerden biri de kimsesiz çocukların bakım ve gözetim ihtiyacıdır. Bunlara nesebi belli olmayan çocuklar da eklenebilir. I ve II. Dünya savaşlarının doğurduğu sosyal problemler çerçevesinde Batı’da nesebi belli olmayan veya kimsesiz kalan çocukların sayısında büyük bir artış meydana gelmiş ve evlât edinme kurumunun tekrar hukuk sistemlerinin gündemine girmesinin önemli faktörünü oluşturmuştur. Müslümanlığın evlenmeyi kolaylaştırıp özendirmesi, boşanmaya cevaz vermesi, gayri meşrû birleşmelere ağır cezalar tertip etmesi İslâm toplumunda evlilik dışı çocukların sayısını çok azaltmıştır. Öte yandan çocukların bakımı İslâmiyet’in özen gösterdiği konuların başında gelir. Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif âyetleri (meselâ bk. el-Bakara 2/220; en-Nisâ 4/8-10; ed-Duhâ 93/9) kimsesizleri koruyup gözetme ve onlara iyi davranma mecburiyetini getirirken savaş ganimetlerinin paylaşımını konu alan âyetler de (el-Enfâl 8/41; el-Haşr 59/8) bu mallardan yetimlere pay ayırarak devleti kimsesizlere sahip çıkma hususunda sorumlu tutmuştur. Ayrıca terkedilmiş çocuklarla ilgili olarak getirilen esaslar (bk. LAKĪT) veya çocukların bakımı ve gözetimi konusunda akrabaya, belirli kurum ve kuruluşlara yüklenilen ödevler (bk. HİDÂNE), evlât edinme kurumunun karşılamış olduğu ihtiyaçlara cevap verecek bir nitelik taşımaktadır.

Toplumda belli bir fonksiyon ifa etmekle birlikte evlât edinme uygulamasının sunî bir özellik taşıması ve kötüye kullanılmaya müsait bulunuşu da İslâm hukukunun bu kuruma müsbet gözle bakmamasında rol oynamıştır. Küçükken evlâtlık alınıp büyütülen kimselerle evlâtlık edinenler arasında genelde bir sevgi ve saygı bağı oluşmaktaysa da bu durum evlâtlık kurumunun sunîliğini ortadan kaldırmamaktadır. Esasen bu müesseseyi benimseyen hukuk sistemleri de bu sunîliği zımnen itiraf etmektedir. Bunun sonucu olarak tarafların anlaşmaları halinde, bazı durumlarda ise bir tarafın isteği üzerine evlâtlık ilişkisinin sona ermesini kabul etmektedir. Hatta evlâtlık edinenle evlâtlık arasında var olan evlenme yasağı bu ilişkinin sona ermesinden sonra kalkmakta ve taraflar evlenebilmektedirler. Türk pozitif hukukunda evlâtlık ilişkisi devam ederken böyle bir alâkanın farkına varılmadan gerçekleştirilen evlendirme işleminin iptal edilmediği, bunun yerine evlâtlık ilişkisinin sona ermiş sayıldığı dikkate alınırsa, söz konusu kurumu benimseyen hukuk sistemlerinin bile onu sunî bir uygulama olarak değerlendirdiği anlaşılır. Öte yandan bu kurumun zaman zaman kötüye kullanıldığı, evlâtlıkların ucuz iş gücü ihtiyacını giderme amacına yönelik olarak istihdam edildiği de görülmüştür.

İslâm hukukunun evlâtlık kurumunu onaylamamasının tabii bir sonucu olarak evlâtlığın nesebi evlât edinene bağlanmaz, aralarında mahremiyet meydana gelmez ve mirasçılık ilişkisi doğmaz. Nitekim Hz. Peygamber eski evlâtlığı Zeyd b. Hârise’nin boşadığı eşi Zeyneb’le evlenmiş ve böylece evlâtlık kurumunun bütün sonuçlarıyla geçerliliğini yitirdiğini göstermiştir. Bu tür bir uygulamanın Câhiliye alışkanlığının etkisiyle yadırganabileceği veya istismar edilebileceği ihtimali karşısında, “Muhammed sizin erkeklerinizden -Zeyd b. Hârise dahil- herhangi birinin babası değildir” (el-Ahzâb 33/40) meâlindeki âyet nâzil olmuştur.

Ancak İslâm ve özellikle Türk hukuk tarihinde evlâtlık kurumu zaman zaman koruyucu aile tarzında, bazen de hukukî sonuçlarından mahrum fiilî bir evlâtlık şeklinde sınırlı olarak varlığını sürdürmüştür. Daha çok mahrem sayılabilen yakın akraba çerçevesinde yürütülen bu uygulamada evlât edinen, evlât edindiği kimsenin bakım yükümlülüğünü üstlenmektedir. Zaman zaman bu yükümlülük Allah rızâsı için yerine getirilmekte ve karşılığında bir şey istenmemektedir. Bu durumda evlâtlık için mahkemeye başvurup bir nafaka takdiri cihetine gidilmemiştir (Kurt, II, 564). Bazen de evlât edinen, evlâtlığının sonradan elinden alınmasına karşı bir tedbir olmak üzere onun için nafaka takdir ettirmekte ve evlâtlığın ailesi tarafından geri istenmesi durumunda yapmış olduğu masrafları talep etmeyi garanti altına almaktadır. Osmanlı şer‘iyye sicillerinde bu tür tebennî kayıtlarına rastlanmaktadır (Aydın, s. 102; Kurt, II, 560-567). Böyle bir evlâtlık uygulamasını, İslâmiyet öncesi Türk hukuk teamülünün sonraki dönemlerde de devam ettirilmesi şeklinde yorumlamak mümkündür. Ancak bu uygulamada kanunî bir mirasçılık söz konusu olmayıp sadece vasiyet imkânı vardır. Evlât edinen kişi başka mirasçısı yoksa mallarının tamamını, varsa üçte birini evlâtlığına vasiyet edebilir. Üçte biri aşan kısım için mirasçılarının rızâsı şarttır.

BİBLİYOGRAFYA

Lisânü’l-ʿArab, “bvn” md.

Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXV, 192-193, 212.

İbnü’l-Arabî, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, Kahire 1974, III, 1503-1507, 1540-1545.

Kurtubî, el-Câmiʿ, XIV, 118-121, 188-195.

Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, XIV, 101-102; XVI, 272-274.

Azîmâbâdî, ʿAvnü’l-maʿbûd, VI, 63-66.

Elmalılı, Hak Dini, VI, 3869-3870, 3905-3907.

Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, V, 559.

Koschaker, Roma Hususi Hukukunun Ana Hatları (trc. K. Ayiter), Ankara 1971, s. 330-333.

Mahmûd Şeltût, el-Fetâvâ, Beyrut 1403/1983, s. 318-324.

Akif Aydın, İslam Osmanlı Aile Hukuku, İstanbul 1985, s. 101-102.

Özkan İzgi, Uygurların Siyasi ve Kültürel Tarihi, Ankara 1987, s. 89-97.

Abdurrahman Kurt, “Tanzimat Döneminde Koruyucu Aile Müesseseleri”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, I, 548-567.

Abdülkerîm Zeydân, el-Mufaṣṣal fî aḥkâmi’l-merʾe ve beyti’l-müslim, Beyrut 1413/1993, IX, 437-439.

Ahmet Caferoğlu, “Türk Taamül Hukukunda Evlâtlık Müessesesi”, Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, II, İstanbul 1939, s. 97-118.

Şakir Berki, “Türk Hukukunda Evlâd Edinme ve Evlâdlığın Mirası”, AÜ Hukuk Fakültesi Mecmuası, IX/3-4, Ankara 1952, s. 1-39.

Aytekin M. Ataay, “Medeni Hukukta Evlat Edinme”, İÜ Hukuk Fakültesi Mecmuası, XXI/1-4, İstanbul 1957, s. 266-355.

Ali Abdülvâhid Vâfî, “Mevḳıfü’l-İslâm min niẓâmeyi’t-tebennî ve’l-iʿtirâf bi’l-veled”, ME, XXXVI/2 (1384), s. 144-148.

Ali Raza Naqvi, “Adoption in Muslim Law”, IS, XIX/4 (1980), s. 283-303.

F. D. Moule, “Adoption”, IDB, I, 48-49.

“Adoption”, DB, II, 229-233.

H. Tigay – B. Z. Wacholder, “Adoption”, EJd., II, 298-302.

J. Woodhouse – C. H. Box, “Adoption”, ERE, I, 111-115.

İstifade Edilen Ek Kaynaklar

Mehmet Âkif Aydın, “Evlat Edinme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Erişim 14 Kasım 2019).

Osman Sağlam, İslam Hukuku Açısından Evlat Edinme (Erzurum: Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2006), 4-14.

Cengiz Kaya, Türk Hukukunda Evlat Edinme (Ankara: Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2008), 11-12.