Anne karnındaki çocuk.


“Örtmek; örtünmek, gizlenmek” anlamındaki cenn kökünden türeyen cenîn (çoğulu ecinne), sözlükte “gizli olan şey, anne karnındaki çocuk” gibi mânalara gelmektedir. Henüz doğmamış çocuğa, doğum vaktine kadar anne karnında saklandığı için cenin denmiştir.

İslam hukukunda canın korunması zaruri maslahatlardandır. Haksız yere cana kıymak ayet ve hadislerle yasaklanmış, ihlal edenler hakkında ağır cezalar öngörülmüştür. Hayatta olan insan için sergilenen bu hassasiyet cenin safhasındaki insan için de gösterilmiştir. Himaye edilmesi amacıyla bir emanet olarak anne ve babasına verilen ceninin sağlıklı büyüyüp gelişmesinden birinci derecede yine ebeveyni sorumlu tutulmuştur. Bir açıdan emanetçi hükmünde olan anne baba, cenininin hayatını sonlandırma hakkına sahip olmadığı gibi, aksine cenine yönelik sıkıntıları bertaraf etme mecburiyetindedir (Bilgili, İslam Hukukunda Cenin Hakkı ve Onuruyla İlgili Hükümler, 232-233). İslâm hukukuna göre cenin doğuncaya kadar bazı bakımlardan anneye bağlı ve bağımlı ise de cenin olarak teşekkülü anından itibaren ayrı bir varlık kabul edildiğinden kendisine eksik bir kişilik ve eksik bir vücûb (hak) ehliyeti tanınmış, doğum zamanına kadar zayi olması muhtemel birtakım hakların onun için saklı tutulması kabul edilmiştir. Bu haklar nesep, miras, vakıf ve vasiyet olmak üzere dört çeşittir. Buna göre anne karnındaki çocuğun anne ve babasıyla nesep, bunlar vasıtasıyla da diğer yakınlarıyla akrabalık ilişkisi doğar ve bu sebeple miras bırakan bir yakınının ölmesi halinde ona mirasçı olur.

Vasiyete gelince, aksi görüşte olanlar bulunmakla birlikte, tek taraflı irade beyanı ile tamamlanan bir hukukî işlem olduğundan vasiyet cenin için de geçerlidir; yani cenin veli veya vasî gibi bir temsilcinin kabul beyanına gerek olmaksızın kendisi lehine yapılan vasiyet konusu mala hak kazanır. Aynı durum tek taraflı irade beyanı ile tamamlanan vakıf için de söz konusudur.

Bunların dışındaki bir hakkın doğrudan cenin için doğması imkânsız olduğu gibi veli veya vasî de onun adına hak doğurucu bir hukukî işlem yapamaz. Nitekim, cenin borçlanmaya ehil değildir.

Ceninin sözü edilen haklardan faydalanabilmesi için lehine vasiyet ve vakıf yapıldığında veya miras bırakan öldüğünde anne karnında mevcut olması ve sağ olarak doğması gerekmektedir. Bu sebeple hukukçular, lehine hakların doğduğu sırada ceninin anne karnında mevcut olup olmadığının belirlenmesinin zaruri olduğunu söylemişler ve nesebinin tesbitiyle ilgili olarak hamileliğin asgari ve âzami süreleriyle ilgilenmişlerdir. Bugünkü tıbbî imkânlar ilk günlerden itibaren hamileliğin tesbitini mümkün kılmaktadır. Aynı kolaylık İslâm hukukunun ilk tedvîn dönemlerinde mevcut olmadığından İslâm hukukçuları bazı âyetlerin delâletinden, yaşadıkları çağlardaki tıbbî bilgilerden ve şahsî tecrübelerinden hareketle hamileliğin asgari ve âzami sürelerini belirlemeye çalışmışlardır. Ulema ayetleri göz önünde bulundurarak çocuğun anne karnında geçirdiği asgari sürenin altı ay olduğu sonucuna varmışlardır. Modern tıp da bu sonucu desteklemektedir. Çocuğun anne karnında kalabileceği âzami süreye gelince, bu hususa ışık tutacak herhangi bir âyet veya hadis bulunmadığından İslâm hukukçuları kendi zamanlarındaki bazı örneklere ve sınırlı tıp bilgilerine dayanarak bu konuda farklı süreler kabul etmişlerdir. Ancak hamilek süresinin doğru olarak tesbiti günümüz imkanlarıyla kolaylaşmıştır.

Ceninin doğumdan kısa bir müddet sonra ölmesi halinde miras ve vasiyet yoluyla intikal eden mallar çocuğun mirasçılarına kalır. Ceninin ölü doğması durumunda ise kendisi için bekletilen mallar miras bırakanın veya vasiyet yapanın mirasçılarına geçer. Vakıftan faydalanma hakkı da vakfın diğer lehtarlarına intikal eder. Ceninin sağ doğması gerçek anlamda olabileceği gibi anneye darbe vurulması gibi bir haksız fiil sonucu ölü doğması durumunda olduğu üzere takdiren de olabilir; bu şekilde ölü doğan çocuk hükmen sağ doğmuş kabul edilir. Miras ve vasiyet yoluyla intikal eden malların yanı sıra haksız fiili yapan kimsenin ödemek zorunda olduğu tazminat da (gurre) çocuğun mirasçılarına intikal eder.

BİBLİYOGRAFYA

Buhârî, “Ferâʾiż”, 11.

Müslim, “Ḳader”, 1-4, “Ḳasâme”, 35, 36, 38.

Ebû Dâvûd, “Muḳaddime”, 54.

, VII, 443.

İbn Hazm, el-Muḥallâ, Beyrut 1408/1988, X, 131-132.

, VI, 44-45.

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî), Kahire 1387-88/1967-68, I, 202; III, 1096-1097.

, IV, 239.

İbn Receb, el-Kavâʿid, Kahire 1391/1971, s. 192.

, III, 310-311.

, İstanbul 1967, II, 244.

Muhammed Emîn b. Mahmûd el-Buhârî, Teysîrü’t-Taḥrîr şerḥ ʿalâ Kitâbi’t-Taḥrîr, Kahire 1350-51/1932, II, 250.

, VI, 4343-4345.

, II, 398.

Ali Himmet Berki, Hukuk Mantığı ve Tefsir, Ankara 1948, s. 122.

, II, 239, 742; III, 240, 242.

M. Ebû Zehre, Uṣûlü’l-fıḳh, Kahire 1377/1958, s. 331.

a.mlf., el-Aḥvâlü’ş-şaḫṣiyye, Kahire 1957, s. 386-387.

Muhammed Yûsuf Mûsâ, el-Fıḳhü’l-İslâmî: Medḫal li-dirâsetih – niẓâmü’l-muʿâmelâti fîh, Kahire 1958, s. 222.

Mahmud Esad Seydişehrî, Ferâidü’l-ferâiz, İzmir 1311, s. 30-35.

Mustafa es-Sibâî, Şerḥu Ḳānûni’l-aḥvâli’ş-şaḫṣiyye, Dımaşk 1963, II, 8.

Muhammed el-Hudarî Bek, Uṣûlü’l-fıḳh, Kahire 1965, s. 99-100.

Muhammed Abdürrahîm el-Kişkî, et-Terike ve mâ yeteʿalleḳu bihâ mine’l-ḥuḳūḳ, Bağdad 1967, s. 157-158.

Muhammed Sellâm Medkûr, el-Cenîn ve’l-aḥkâmü’l-müteʿalliḳa bih fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Kahire 1389/1969, s. 31-32, 131, 143, 147-150, 276, 287, 293-299.

, I, 182-183.

Mustafa Uzunpostalcı, Hukuk ve İslâm Hukuku, Konya 1990, I, 207-210.

Bedrân Ebülayneyn Bedrân, Ḥuḳūḳu’l-evlâd fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye ve’l-ḳānûn, İskenderiye 1981, s. 6-10.

Muhammed Ali el-Bâr, Kur’ân-ı Kerîm ve Modern Tıbba Göre İnsanın Yaratılışı (trc. Abdülvehhab Öztürk), Ankara 1991, s. 180-181.


Ek Kaynakça

Uzunpostalcı, Mustafa. “Cenin”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 7:369-370. Ankara: TDV Yayınları, 1993.

“Cenin”. el-Mevsûʿatü’l-fıkhiyye. 16:117-123. Kuveyt: Vizaretü’l-Evkaf ve’ş-Şuuni’l-İslamiyye,  1983.

Bilgili, İsmail. “İslam Hukukunda Cenin Hakkı ve Onuruyla İlgili Hükümler.” Journal of Islamic Law Studies, sy. 24 (2014): 219-240.